“Bullshit universities: The future of automated education”

Bugün X’te rastladığım bir makaleyi, konusu gereği ChatGPT’ye özetlettim. 🙂 Özet aşağıda. Ama siz yine de bu özete güvenmeyip makalenin orjinalini okuyun:

Sparrow, R., & Flenady, G. (2025). Bullshit universities: The future of automated education. AI & SOCIETY, 40, 5285–5296.

Zırva Üniversiteler: Otomatikleştirilmiş Eğitimin Geleceği

Makalenin temel mesajı, üretken yapay zekâya dayalı öğretimin yaygınlaşmasının, üniversitelerin öğrencilerine düşünmeyi öğretme kapasitesini zayıflatabileceğidir. Robert Sparrow ve Gene Flenady, maliyetleri azaltma ve eğitime erişimi genişletme vaatlerinin; akademik sorumluluk, beceri kazanımı ve insanlarla etkileşim üzerindeki etkilerle birlikte değerlendirilmesini savunmaktadır (Sparrow ve Flenady, 2025, ss. 5285–5286).

  1. Temel sorun, yapay zekânın yalnızca yanlış cevap verebilmesi değildir. Başlıktaki “bullshit” kavramı, Harry Frankfurt’un yaklaşımından hareketle, doğruluğu önemsemeksizin ikna edici ifadeler üretmeyi anlatmaktadır. Yazarlar, yapay zekânın doğru bilgiler sunabileceğini kabul eder; ancak bir öğretim elemanı gibi söylediklerinin arkasında durabilen, gerekçe sunma yükümlülüğü taşıyan ve sorumlu tutulabilen bir özne olmadığını savunurlar. Çıktıların “anlamsız” olduğu yönündeki daha güçlü iddiaları ise anlamı insan eylemleri ve sorumluluklarıyla ilişkilendiren felsefi yaklaşımlarına dayanmaktadır (Sparrow ve Flenady, 2025, ss. 5287–5288).
  2. “Öğretim elemanına yardımcı olma” vaadi, zamanla onun yerini alma baskısına dönüşebilir. Yazarlara göre kalabalık sınıflar, kaynak yetersizliği, güvencesiz akademik istihdam ve standartlaştırılmış değerlendirme uygulamaları, öğretimi otomasyona elverişli hâle getirmiştir. Maliyet baskısı, başlangıçta yardımcı olarak sunulan araçların insan emeğinin yerine geçirilmesini teşvik edebilir. Ayrıca yapay zekâ kullanımı; sistemleri öğrenme, veri hazırlama ve çıktıları denetleme gibi yeni işler yaratabilir. Dolayısıyla zaman tasarrufu, kendiliğinden öğrencilerle daha fazla etkileşime dönüşmeyebilir (Sparrow ve Flenady, 2025, ss. 5286–5289).
  3. Öğrenme, öğrencinin zihinsel çabasını gerektirir. Makalenin pedagojik omurgası, bir şeyi bilmek ile onun nasıl yapılacağını bilmek arasındaki ilişkidir. Öğrenciler okuma, yazma, tartışma ve eleştiriye cevap verme becerilerini uygulayarak geliştirir. Özellikle yazmak, mevcut düşünceleri ifade etmenin yanında düşünceleri oluşturmanın da aracıdır. Bu süreçlerin yapay zekâya devredilmesi, öğrencinin bağımsız düşünme kapasitesini sınırlayabilir. Burada bir açmaz ortaya çıkar: Yapay zekâ çıktısını denetlemek için gereken uzmanlık, tam da öğrencinin bu araca devrettiği çalışmalarla kazanılmaktadır (Sparrow ve Flenady, 2025, ss. 5290–5291).
  4. İnsan denetiminin varlığı, etkili denetimi garanti etmez. Yazarlar, çoğu zaman doğru çalışan sistemlere aşırı güvenilmesini ifade eden “otomasyon yanlılığına” dikkat çekerler. Öğretim elemanları otomatik notlandırmayı, öğrenciler de üretilen cevapları zamanla yeterince kontrol etmemeye başlayabilir. Böylece insanın resmen sorumlu kaldığı, fakat değerlendirmeyi fiilen makinenin yaptığı bir düzen oluşabilir (Sparrow ve Flenady, 2025, s. 5289).
  5. Üniversitenin değeri, öğretim elemanları ve öğrenciler arasındaki ilişkilerde de oluşur. Öğretim elemanları; akademik dürüstlüğün, disipline bağlılığın ve eleştirel düşünmenin nasıl yaşandığını gösteren örneklerdir. Öğrenciler ise birbirleriyle tartışarak eleştiri sunmayı ve kabul etmeyi öğrenir, sosyal ilişkiler kurar ve düşüncelerinin ciddiye alındığını deneyimler. Yazarlar, bu ilişkilerin azalmasının mesleki gelişim, toplumsal katılım ve demokratik yurttaşlık bakımından kayıp yaratacağını savunmaktadır (Sparrow ve Flenady, 2025, ss. 5291–5292).
  6. Erişim ve kişiselleştirme yararları kabul edilmekte, fakat kalite sorusu açık tutulmaktadır. Yapay zekâ, yükseköğretime erişemeyen kesimlere ulaşabilir ve öğrenme ihtiyaçlarına uygun destek sağlayabilir. Bununla birlikte yazarlar, dezavantajlı öğrencilere insan etkileşimi bakımından daha yoksul bir eğitim sunulması riskini vurgular. Açık erişimli ders kitapları ve yerel eğitim yatırımları gibi alternatiflerin de değerlendirilmesini önerirler (Sparrow ve Flenady, 2025, ss. 5292–5293).

Üniversite yönetimleri için makalenin önerdiği öncelikler; sınıfları küçültmek, alanına hâkim ve öğretmeye bağlı akademisyenlere yatırım yapmak, öğrencilerle doğrudan görüşmeye dayalı değerlendirmeyi artırmak ve gözetimli çalışmalara daha fazla yer vermektir. Yazarlar, öğrencilerin yapay zekâyı kullanmayı öğrenmesine karşı değildir. Bu eğitimin, bütün derslerin öğretimini yapay zekâya dayandırmak yerine, özel çalışma becerileri derslerinde verilmesini savunurlar (Sparrow ve Flenady, 2025, ss. 5293–5294).

Çalışmanın sonuçları değerlendirilirken yöntemi dikkate alınmalıdır: Makale yeni veri üretmeyen, felsefi ve normatif bir incelemedir. Yapay zekânın bütün eğitim uygulamalarında öğrenmeyi kötüleştirdiğini ampirik olarak göstermemektedir. Katkısı, üniversitelerin teknoloji yatırımlarında hangi eğitim amaçlarını ve insan ilişkilerini korumaları gerektiğini tartışmaya açmasıdır (Sparrow ve Flenady, 2025, ss. 5293–5294).